• 13
    • 7
    • 5
    • 4
    • 1
    • 0

Türkiye'nin en iyi psychedelic gruplarından Baba Zula ile 2 Kasım 2019’daki konserleri öncesinde Londra, Camden Jazz Cafe’de buluştuk ve Murat Ertel & Periklis Tsoukalas ile yeni albümleri Derin Derin ve müzik hakkında harika bir sohbet gerçekleştirdik.

ME: Murat Ertel (Elektro-Saz ve vokaller) / PT: Periklis Tsoukalas (Elektro-Ud)

BM: Barış Mumcu (Söyleşi ve fotoğraflar)

BM: Londra’ya hoşgeldiniz. Bu şehri seviyorsunuz ve oldukça sık geliyorsunuz konser için. Bu sene de Derin Derin albümü turnesi kapsamında 40. konseriniz için yine Londra’da Camden Jazz Cafe’de sahne alacaksınız. Bu albümden biraz bahsedebilir misiniz?

ME: 5 yıldır yeni parçalardan oluşan bir albüm yapmıyorduk. Gerçi 2017’de XX adlı 20. yılımızı kutlayan bir albüm çıkarttık. Ama onda eski parçalar yayınlanmamış şekilleriyle, dub, collaboration ve konser formatında yer alıyordu. Bu 5 senedir ilk yeni albümümüz, bu nedenle de heyecanlıyız, yeni besteleri de konserlerde çalıyoruz. Derin Derin turnesinde genelde eski parçaları uzun çalıyoruz, ama yeni albümdekiler göreceli olarak biraz daha kısa, 10 dk civarı. Bu belki normal bir grubun üç parçasına eşit olabilir.

BM: Evet parçalarınızı uzun doğaçlamalarla besliyorsunuz konserlerde dinlediğimiz kadarıyla. Derin Derin albümünde grubun önceki parçalarınızdaki Anadolu ezgilerine ilaveten farklı bir tarza evrildiğini görüyoruz, özellikle albümün ikinci yarısında, bu değişimi nasıl açıklıyorsunuz, grup müzikal anlamda farklı bir yöne mi ilerliyor?

ME: Babazula’nın her bir albümünün birbirinden farklı olduğunu düşünebiliriz, ama temelde onları bağlayan şey kendi beslendiğimiz coğrafyayla bağlantısı olması, bunun dışında enstrumantal bir bağ var. Tüm albümlerde elektro saz, kaşık, darbuka, bendir ve birtakım makinalar var. Bu albümde tüm bunlara Periklis’in elektro ud’u da katıldı ve bunun getirdiği farklı bir sound var. Baba Zula trio olarak kurulmuş ve birçok değişim geçirmişti, ama şu an 4 kişi. Bu durumdan ben dahil herkes çok memnun, 20 küsur yıllık kariyerimizde en hoşuma giden sounda şu an ulaştık. Frekanslar açısından, müzikal ve vokal açısından en güçlü ve dengeli bir dönemde olduğumuzu düşünüyorum.

BM: Bunda Avrupa’ya açılmanızın ve Avrupalı diğer müzisyenlerle yaptığınız ortak çalışmaların etkisi olduğunu düşünüyor musunuz ?

ME: Onların desteği var ama etkisi olduğunu söyleyemem. Derin Derin albümünde yabancı bir konuk yok, genelde aileden, onları dışardan saymıyorum. İki parçada eski Baba Zula elemanlarından Amerikalı basçı bir arkadaşımızın desteği var. Biz bu müziği oluştururken dünyada nasıl karşılanır gibi taktiklerle gitmiyoruz. Öyle gitsek daha farklı, insanların daha çok sevebilecekleri şeyler yapardık. Ama ilk önce kendi hoşumuza giden tarzda müzikler yapmayı tercih ediyoruz.

BM: Müzikal anlamda Krautrock türüne yakınlaştığınızı biliyoruz. CAN davulcusu Jaki Liebezeit’la olan çalışmalarınız var, geçen sene Ocak ayında Almanya’da kendisini anma konserinde de çaldınız.

ME: Ortaokuldan itibaren Krautrock dinlemeye başladım. Başlarda CAN’i çok bilmiyordum ama iyi hatırlıyorum CAN’i 1992 yılında dinlemeye başladım, daha önce Eloy, Tangerine Dream ve Embryo gibi grupları ortaokul dönemlerinde plaklarını alır dinlerdim. Krautrock güzel bir akım, hem deneysel hem dans hem rock elemanlarını içinde barındırıyor. Baba Zula’dan önceki grubum Zen’le ilgili Spin dergisinde şöyle birşey vardı; rock müziğe alternatif en iyi 10 grup seçmişlerdi. Bunlardan birinde Zen’in Suda Balık albümü hakkında konuşuyorlardı, bu arada tıpkı CAN’e benziyor demişlerdi. Ben de merak etmiş ve dinlemeye başlamıştım. Daha sonra Jaki’yle tanıştık. Öncelikle insan olarak, ayrıca gerek Türk kültürüne gerekse davula ve aksak ritmlere olan hakimiyeti nedeniyle bizi çok etkiledi, bu albümde de elbette bu etkileri görebiliyoruz.

BM: Albümde bir parça için davulun kurulmasında da katkısı olduğunu okumuştum, doğru mu?

ME: Bir parçada oğullarım çalıyor davulları, onu Jaki kurmuştu, hala duruyor stüdyoda, oğullarım da bu davulla çalmayı öğrendiler.

BM: Albümde oldukça derinlikli ve dinledikçe güzelleşen bir yapıda olduğunu düşünüyorum ve bu anlamda oldukça başarılı bulduğumu söylemek isterim. Birlikte çalıştığınız Crossing The Bridge yapımcısı ve müzisyen Alexandre Hacke hakkında neler söyleyebilirsiniz, hala iletişiminiz var mı ?

ME: İletişimimiz devam ediyor, bazen onun projelerinde yer alıyoruz, o da bizim projelerimizde yer alıyor. Çok sevdiğimiz, bize yol gösteren ve beraber çalmaktan çok keyif aldığımız bir müzisyendir.

BM: Peki ya Mad Professor ?

ME: Yakın zamanda Fransa’da birlikte çalacağız. İsmini hakeden bir müzisyen, deli ve çılgın. Londra’nın güneyinde yaşıyor, onun stüdyosunda da bir takım kayıt ve remiksler yapmıştık.

BM : Londra müzik ortamı seyircisi ve mekanlar hakkında ne düşünüyorsunuz ? Müzik başkenti olarak sizin için ne ifade ediyor?

ME: Swinging sixties anlamında İngiltere ve dünyaya büyük katkıları oldu elbette. Mesela Jimi Hendrix’i Amerikalılar anlamamışken İngilizler anladı. Kendi içlerinden gelen muhteşem blues müzisyenlerinin de tanınması İngilizler sayesinde oldu.Bu yüzden önemli, eğer bu olmasaydı pop ve rock müzik bugünkü konumunda olmayabilirdi. Amerika’da ırkçılık nedeniyle siyahi müzisyenlere ciddi sansür uygulanıyordu. İngilizlerin açık görüşlülüğü ve sömürge kültüründen gelmeleri nedeniyle, Hindistan gibi ülkelerin kültürlerini özümseyebildiler ve Afrika kültüründen de nasıl yararlanabileceklerini iyi gördüler. Bu nedenle de İngiltere’yi çok başarılı buluyorum.

BM: Periklis merhaba, hoşgeldin. Londra ve müzik ortamı hakkında sen ne düşünüyorsun?

PT: Londra müzikal anlamda önemli bir şehir. Birçok önemli müzisyen bu şehirden çıkıyor ve güzel projeler gerçekleşiyor. Bu nedenle de burada olmak çok önemli. Seyirci de birçok farklı müzik türüne karşı daha eğitimli. Kişisel olarak benim de sevdiğim psychedelic, punk rock ve 80ler heavy metal gibi birçok farklı türden grup İngilitere’den çıktı. Biletleri tamamen tükenen bu konser için burada olmaktan da çok mutluyum. Sahnede daima seyirciye en iyiyi sunmaya çalışıyoruz, ancak Londra seyircisine çalmak daha büyük bir sorumluluk gibi hissediyorum.

BM: Biraz da çaldığın bu orjinal enstruman, elektro uddan bahseder misin?

PT: Ud çok eski bir enstrüman, neredeyse 6000 yıllık. Şu anda udla ilgili bir araştırma yapıyorum ve bir yandan da bir kitap hazırlıyorum. Her gün öğrendiğim bilgiler hakkında ben de büyük şaşkınlık ve heyecan duyuyorum. Gitarın atası, ardında çok önemli bir tarih yatıyor. Bir şekilde bunca yıldır yaşıyor ve dünyanın birçok yerinde bunun bir anlamı var. Müzik her geçen gün yeni formlar ve ifade biçimlerine bürünüyor. Ud için de geçerli bu elbette. Bugün modern müzikte elektro ud kullanılıyor, ancak ud çalan birçok müzisyen bu enstrümana yüksek sesli akustik ud gibi yaklaşıyor. Benim yaklaşımım tam tersi, nasıl klasik gitar ve elektro gitar iki farklı enstrümansa ud için de bu geçerli. Elektro ud da çok farklı bir ifade biçimine sahip. Baba Zula’da kullandığım özel yapım bariton bir elektro ud, yaptığım hesaplamalarla frekans aralığı anlamında grubun müzik tarzıyla çok iyi örtüştüğünü ve iyi tamamladığını gördüm, bu nedenle de severek kullanıyorum. Her müzisyenin bireysel olarak veya çalıştığı gruplarda kendine özgü, kendi müzikal kimliği haline gelecek bir sound yaratması gerektiğine inanıyorum.

BM: Derin Derin albümünde bazı şarkılarda alışılmış Baba Zula tarzının ötesinde metafizik, kozmos, evren gibi soyut konulara değindiğinizi görüyoruz, özellikle Kurt Kapma, Kosmogoni ve Transendance gibi parçalarda. Bu bir dönüşüm mü?

ME: Müzikal olarak çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Synthesizer ve elektronik ögeler artmış olabilir ve daha atmosferik bir sound. Baba Zula’nın aslında o kadar farklı soundları var ki, bu da o yollardan biri, ama buradan ilerleyeceğiz diye birşey yok. Ama dediğin gibi değişik. Konu olarak Baba Zula’nın her zaman ruhani bir yönü olmuştur. Parçalar hakkında yorum yapmak yerine dinleyicinin hayallerine bırakmak gerektiğini düşünüyorum.

BM: Yaklaşık Temmuz’dan beri turne kapsamında Avrupa’nın çeşitli yerlerinde konserler verdiniz. Turne genel anlamda nasıl geçiyor?

ME: Turne devam ediyor, Londra’dan sonra Belçika’da olacağız. Ocakta yine 15-20 konserlik bir seri olacak. Hatta bir sonraki albüme kadar Derin Derin albümünden daha yoğun olarak çalmaya devam ederiz. Turne genelde iyi geçiyor, insanlar bizi daha çok dinliyor, Türkler biraz daha farkına vardı. Tüm dünyada insanlar Türk saykodelik müziğinin de farkına vardı. Bizi takip eden genç gruplar çıkmaya başladı, hem Almanya da hem de Türkiye’de ve bu gruplar yurtdışında da çalmaya başladı ve bir akım oluştu. Bizim akımların dışında olduğumuzu düşünüyorum, ama daha sonra bir dub akımı başlarsa orada da güzel bir şekilde yer alabiliriz. Koşullar iyi olunca ve kendi istediğimiz müziği yaptığımızda mutluyuz elbette ama zaman zaman teknik aksaklıklar olabiliyor. Yine de elimizi taşın altına koyup elimizden geleni yaparak çözmeye çalışıyoruz. Bu turne genelinde içimizde hiç kötü bir his kalmadan, sorunsuz çaldık, bu da zor elde edilen birşey.

BM: Sizinle birlikte dünyaya açılmayı başaran başka Türk gruplar da var. Sizin başarınızın sırrı ne ve genç müzisyenlere tavsiyeleriniz neler?

ME: Tavsiyem kendi kökleriyle olan bağlarını küçümsemesinler ve Amerikalı veya İngilizlere özenmesinler. Beslendikleri coğrafya ve kültürün getirdiklerine saygı ve selam dursunlar. Birçok insan 80lerin İngiltere’sinde yapılan soundla veya Chicago blues üslubuyla yahut NWoBHM (New Wave of British Heavy Metal) tarzında müzik yapmaya çalışıyor. Bu yollardan vazgeçsinler, bunları söylemekten dilimde sakal çıktı artık. Neyseki artık bunun biraz farkına varıldı, bu iyi birşey ama yalnızca başarılı olmak için yapmak da yanlış, gerçekten heyecan duyulmuyorsa da olmaz. İllaki Chicago Blues yapmak isteniyorsa Chicago’ya gidip oranın havasından suyundan beslenmek lazım. Ne kadar internet bile olsa İstanbul’dan doğru bu mümkün değil.

BM: Avrupa turnesi sırasında Türk ve diğer dinleyici kitleniz hakkındaki izlenimleriniz nedir, denge nasıldı?

PT: Çaldığımız müziğe aşina olmayan insanların ilgisini ve beğenisini görmek gerçekten çok heyecan verici. Eğer müziğimizi akustik enstrumanlarla çalsak klasik Doğu Akdeniz müziğini duyarsanız. Ud, saz ve vurmalı çalgılar bu müziğin önemli birer ögesi ve çok tanıdık. Ama bu ifade ve duyguyu elektriklendirerek yükselttiğinizde, kendinizi daha özgür ve açık bir şekilde anlatabiliyorsunuz. Saykodelik müziğinin anlamı da tam da bu, sınırsız ve özgür ifade biçimi. Bu yaygın ve geniş ölçekte bir kavram. Dinleyici hangi tempo veya hangi makamla çaldığımızı bilmiyor elbette ama seviyorlar. Ben insanların sahnede yakaladığımız enerjiyi algıladığını ve bunu geri yansıtabildiğini düşünüyorum, bu karşılıklı bir etkileşim. Müziğin türü ne olursa olsun, saykodelik veya pop, kimden veya nereden gelirse gelsin arada bir bağ oluşuyor ve bu bir titreşim yaratıyor. Bu ara bu saykodelik tabirini çok sık duyuyoruz ama bunun pek de bir önemi yok. İsmine ne derseniz deyin, müzisyen standart kalıpları da çalsa veya ilham aldığı müzisyenleri de kopyalasa, kendini özgür hissettiği sürece, değişim ve dönüşüm geçirerek kendini bulacağını düşünüyorum ve bence bu şekilde dünya çapında da birçok özgün ve farklı müziğe şahitlik edeceğiz.

...

Bu söyleşi için Baba Zula ekibine tekrar teşekkür ederiz.

Barış Mumcu

2 Kasım 2019 / Londra

Kaynak : https://turkiyerocktarihi.com/babazula-soylesisi-baris-mumcu-londra-camden-jazz-cafe_D1615.html
Okumaya devam edin
Yorumlar (0)
Yorumunuz maksimum 180 karakter içerebilir.
Daha fazla karakterde yorum yazmak için Giriş yapabilirsiniz yada Üye olabilirsiniz